Bilim dünyası, genom düzenleme araçları teknolojilerinde heyecanlı gelişmelere şahit olmaktadır. Genom düzenleme teknolojilerinden biri olan CRISPR (Clustered Regularly Interspaced Palindromic Repeats-Kümelenmiş Düzenli Aralıklı Kısa Palindromik Tekrarlar) ve CAS-9 (protein 9); genomik modifikasyonları çoklu olarak hedefleyebilen, moleküler biyoloji tarihindeki en etkili ve çok yönlü araçlardan biridir (Büken, 2019:26). CRISPR, bazı bakterilerde ve diğer mikroorganizmalarda bulunan benzersiz DNA dizileri olan “düzenli aralıklarla kümelenmiş kısa palindromik tekrarlar”ın kısaltmasıdır. Bu diziler, CRISPR ile ilişkili veya Cas genleri olarak bilinen, yanlarında bulunan genlerle birlikte virüslere ve diğer bulaşıcı DNA'lara karşı koruma sağlayan bir bağışıklık sistemi oluşturmaktadır. CRISPR sistemi yabancı DNA'yı önce tanımlamakta, kesmekte ve yok etmektedir. Araştırmacılar beş farklı tipte CRISPR sistemi belirlemiştir. Ancak en çok çalışılan CRISPR sistemi Cas9 proteini ile ilişkilidir (Gallo vd., 2017: 1). CRISPR-Cas9, DNA'yı kesmek için bir dizi "makas" ve makası kesimin istendiği tam noktaya götüren bir RNA uzunluğu şeklinde bir kılavuz içermektedir. DNA bir kez kesildikten sonra hem kendini hem de kendine eklenen DNA'nın başka bir bölümünü onarmaktadır. Prensip olarak bu hatalı genleri ortadan kaldırmak ve kistik fibroz gibi nedeni bilinen genetik hastalıkları önlemek için ilgili genomu düzenlemede kullanılabilecek bir tekniktir (Hawkes, 2016:1). Kısacası CRISPR-Cas 9; bitki, hayvan ve insan gibi canlıların dünyasına çığır açan bir yenilik getirerek genetik hastalıkları yok edebilecek, daha verimli bitkiler ve hayvanlar oluşturabilecek ve dahası insan aklının sınırlarını zorlayabilecek nitelikte canlıların genlerine çok farklı özellikler kazandırabilecek bir teknolojidir.
CRISPR-Cas 9 ile ilgili çalışmalar; Amerikalı RNA biyoloğu Jennifer Doudna ve Fransız mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier’in diğer çalışmacılarla 2012 yılında Science dergisinde yayımladığı “A Programmable Dual-RNA–Guided DNA Endonuclease in Adaptive Bacterial Immunity” başlıklı makale ile başlamıştır. Ancak Cong (2013) ve diğerleri ile birlikte MIT’de biyomühendis olarak görev yapan Feng Zhang’ın insan hücrelerindeki genomları düzenlemek için yeni bir CRISPR-Cas9 versiyonu tasarlaması ile CRISPR tekniğinin iyileştirilme potansiyeline dair önemli bir adım atılmıştır. Bununla birlikte CRISPR-Cas9 genom düzenleme teknolojisi kişiselleştirilmiş tıp, insan-gen modifikasyonu ve yeni ilaçların geliştirilmesi gibi çeşitli konularda oldukça dikkat çeken yeteneklere sahip olsa da etik tartışmaları da beraberinde gündeme getirmiştir (Mo, 2016:3; Reyes ve Lanner 2017:5; Hawkes, 2016: 1). Nitekim CRISPR teknolojisi dikkatle kullanılması gereken teknolojilerden birisidir ve bu teknolojiye dair çeşitli etik endişeler bulunmaktadır. Bu endişelere genel olarak bakıldığında; bunlardan en dikkat çekenlerinden biri CRISPR teknolojisine sadece zengin ailelerin ulaşarak genomik düzenleme yapabilmeleri ve daha zengin ailelerde ve daha zengin ülkelerde doğan bebeklerin daha avantajlı olabilmesidir (Mo, 2016: 2). Bir diğer endişe ise gen düzenleme sırasında mutasyonların ya da mozaikleme denilen genetik problemlerin meydana gelmesi gibi uygulamanın güvenliğine dairdir (Weisberg vd., 2017:117; Mo, 2016:2). Ayrıca literatürde CRISPR teknolojisinin kullanımında maliyete bağlı adaletsizliğin olabileceğini (Cook et al., 2017:12), yan etkilerin meydana gelebileceğini (Chen ve Li 2018:14) ve bu teknolojinin yeni bir öjeni sorunu ortaya çıkarabileceğini (Krishan vd., 2016:598; Weisberg vd., 2017:117) öne süren araştırmacılar vardır.
Kısacası CRISPR, çok ileri boyutlara taşınabilecek bir genom düzenleme teknolojisidir. Ancak bu teknoloji pek çok konuda etik tartışmalara yol açabilecek uygulama alanlarına da sahiptir. İnsanın dizayn edilmesi başlı başına bir tartışma alanıdır. Tanrıcılığı oynayan bilim insanın sınırlarının yasal düzenlemelerle belirlenmesi gerektiğine dair literatürde CRISPR teknolojisinin etik boyutunu tartışan çalışmalar mevcuttur.
Söz konusu çalışmalardaki bazı etik kaygılar şu şekildedir:
“Bu teknoloji, hastalıkların önlenmesi stratejilerinde muazzam bir umut vaat ederken, teknolojinin güvenliği ve etkinliği, insan onuru, Tanrı’yı oynama ve insan genetik gelişimi ile ilgili karmaşık etik endişeleri de beraberinde getiriyor. İnsan onurunu korumak ve teknolojinin erken ve yanlış kullanımını önlemek için sağlam etik kurallar ve katı düzenlemeler gereklidir. İnsan hayatını, soyunu ve haysiyetini koruma ilkeleri, CRISPR-Cas 9 düzenlemesinin izin verilebilirliğini değerlendirmede yol gösterici ilkeler arasındadır” (Isa vd., 2020).
“CRISPR’ın kullanım kolaylığı, gen düzenleme ve erişim maliyetinin azalması, endüstriyi evde genomları düzenleyen amatör biyohackerlara kadar açabilmektedir” (Wolpe ve Rommelfanger, 2017).
“CRISPR-Cas 9, farmasötikler, biyoyakıtlar veya kimyasalların üretiminden kirlilik veya hastalık teşhis ve tedavisinin iyileştirilmesine kadar çok çeşitli uygulamalar için biyolojinin muazzam güçlü bir aracıdır, ancak tümünün tasarlanması ve düzenlenmesi yeni özelliklere sahip bakteri ve virüs genomları, askeri veya terörist uygulamalarla ilgili endişeleri artırıyor” (Rodriguez, 2016).
“Genom tarafından düzenlenen organizmaların patentlenmesi ile ilgili kaygılar mevcuttur. Patent kanunu ile biyoteknoloji şirketlerinin teknolojiyi kamu yararına değil de özel çıkarları için kullanabileceği düşünülmektedir” (Rodriguez, 2016).
Bu teknolojinin henüz netleşmeyen sonuçları olduğu için olası risklerinin, belirsizliklerinin ve yan etkilerinin olup olmayacağına dair endişelerin olduğu görülmüştür. Bir diğer kaygı da bu teknolojiye kişinin alerjik reaksiyon gösterip göstermeyeceği, teknolojinin güvenli uygulanıp uygulanamayacağı, hatta ölüme neden olabileceği gibi endişelerin ön plana çıktığı görülmektedir. Nitekim CRISPR teknolojisine mikro anlamda sadece zengin ailelerin, makro anlamda ise zengin ülkelerin sahip olabileceği gibi erişim adaletiyle ilgili endişeler bir yana bir kısım bilim insanına göre bu teknolojiye ucuz yolla ulaşım için evde uygulama yapan amatör biyohackerların ortaya çıkışı da mümkün hale gelebilecektir. Öte yandan burada karar verici merciinin kim olacağı ile ilgili belirsizlikler vardır. Bu teknolojiye sahip olanların bunu kamu yararına mı yoksa özel çıkarları doğrultusunda mı kullanacağı veya CRISPR teknolojisinin ırk ıslahı amacıyla mı kullanılacağı da diğer belirsizlikler arasındadır. Aynı zamanda sağlıksız ırkın elenmesiyle yeni bir ırk tasarımı söz konusu olabilecektir. Ayrıca askeri veya terörizm amaçlı uygulamaların bu teknolojiyle mümkün hale gelebileceğine dair de çeşitli endişeler vardır. Nitekim CRISPR teknolojisi ile daha güçlü, daha yapılı, daha dayanıklı insan genomları yaparak tasarlanabilen insanlar doğabileceği bu endişeleri bazılarıdır.
Kısacası bu durum “Tanrıyı oynamanın” bir yolu olarak görülebilir ve bu durumun çeşitli riskleri vardır. Bu endişelerin azalması için CRISPR teknolojisine dair etik ve yasal sınırların net bir şekilde belirlenmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu bağlamda sadece ulusal bazda değil uluslararası olarak da düzenlenen ortak çalışmaların sayısı artırılmalı, belirli anlaşmalar sağlanarak bu konu ile ilgili konulan kuralların koruma altına alınması önerilmektedir. Nitekim küresel anlamda CRISPR teknolojisine yönelik üzerinde durulması gereken en önemli nokta insan haklarının korunarak, eşit erişimin sağlanmasıdır. Ayrıca biyohackerların önüne geçebilmek adına ciddi yasal düzenlemelerin ve bilimsel önlemlerin gerektiği de ortadadır. Bilim insanlarının bu teknolojiyi terapötik amaçlı mı insanlığın hizmetine sunması gerektiği, yoksa estetik ve diğer terapötik olmayan amaçlar için mi kullanacağı sorusu da bu teknolojinin kendi haline bırakılamayacak kadar önemli olduğunu göstermektedir.
CRISPR Cas9 henüz dünyada da yeni iken hemen bu alanda ülke olarak atılım yapılmalı. Yoksa genetik mühendisliği alanındaki gibi dünyayı çok geriden izleriz. Elbette etik değerler, olası tehlikeler göz önünde bulundurulmalı ama bu tür söylemler teknolojiden geri kalmamıza neden olmamalıdır. Şayet gerisinde kalırsak, tıpkı diğer biyoteknolojik uygulamalarda olduğu gibi, üretemeyen ama tüketen konuma geliriz. Ayrıca, olası tehlikelere karşı da kendimizi savunamayacak durumda oluruz. Bu teknoloji bence geleceğin aşıları için de kullanılabilir, zira ilk keşfedildiği yer bakteriyofaj dirençli bakterilerdir. Yani bakteri virüse karşı bu mekanizma ile direnç sağlamaktadır.