Uzm.Psk.Dan. Okan TAYŞİ


Aşk İnsanın Kendi İçine Yürümesidir…

Doktor bakıyor tahlillerine tüm değerler iyi… Ama günlerdir bitmeyen bir çarpıntı… Durup durup gelen ve geçmeyen bir ağlamaklı hal…


 

Doktor bakıyor tahlillerine tüm değerler iyi… Ama günlerdir bitmeyen bir çarpıntı… Durup durup gelen ve geçmeyen bir ağlamaklı hal… ‘Anksiyete, histeri, depresyon’ yaz gitsin reçeteyi diye geçiriyor içinden ama karşısındaki adam yıllardır tanıdığı ve bunların hiçbirinin olmadığını bildiği bir arkadaşı. İyi de niye her an ağlamaklı gözleri, niye titriyor yüreği? 

‘Çok pişmanım’ diye başlayınca arkadaşı sözlerine, durup dikkat kesiliyor. Çok pişmanım, insan neden kırıyor kendisini çok seven birini tam tersine daha da değer vermesi özen göstermesi gerekirken? Şartlardır insanları şekillendiren diye cevap veriyor. Aslına bakarsan insanlar yoktur, şartlar vardır diye devam ediyor. İyi de aşık biri var işte karşında, seni pamuklara sarıyor, daha iyi şart mı olur? İnsanın içindeki kötü, bencil neden hep orda bir yerde kuytuda bekliyor? Var olabilmemizin tek yolu bencil olmamız diyor. ‘Bencillik’ belki de insanoğlunun tarihinde en kötücül gösterilen en kötü kabul edilen ama dünyanın tüm şartlarında kimi zaman ayakta kalmamızı sağlayan bir tutum… Tehlikeli ama diyor arkadaşı. Tehlike de şartlarla ilgilidir diye karşılık veriyor. Sevilmek çok konforlu bir alan diyor arkadaşı, insanın her türlü şımarıklığı deneyebileceği, hatta sınırları zorlayacağı bir alan. Ama sonralar var işte hayatta. Pişmanlıklar, keşkeler… Pişmanlıklar yorar, keşkeler de diyor. Ve bence çok da gerek yok diye devam ediyor. Yıllardır hastalarına pişman olmamalarını, herşeyin mecburen yaşanmış olduğunu ve artık geçmişte kalmış olduğunu artık keşkeler ile zaman kaybetmemeleri gerektiğini söyleyip durduğu için; bu anda da bunu reflex olarak söylediğini fark ediyor. Tam da aynı reflexle kızgınlıkla karşılık veriyor arkadaşı ‘Nasıl pişman olmam? Sen ne diyorsun? Ben hayatımda bir daha asla asla ve asla bulamayacağım bir sevgiyi, bir insanı kaybettim. Ve sen bana pişman olma! Keşke deme! Geçmişi unut! mu diyorsun? Onu bir saniyede unutabilcektiysem neden bu kadar değer verdim ve değer gördüm orada? Bu çağın en büyük saçmalıklarından biri de bu “sakın keşkelerin olmasın, sakın pişmanlıkların olmasın, her şeyi iyi ki yaptın” körlüğü bence diyor arkadaşı. Ve bu insanların hata üzerine daha çok hata yapıp, her seferinde daha da acımasız çıkmalarına neden oluyor o yaşananlardan. Sonra da bir sürü acımasız insanın oluşturduğu bir toplumda boğulup, boğuşup duruyoruz işte. Ben pişmanım! kendime kızgınım, kendimi hiç sevmiyorum bu konuda ve hiç de affetmeyeceğim diye devam edince arkadaşı, o da durup bir an düşünüyor. Aslında belki de insan kendi içine yeterince bağıramayınca, kendine yeterince kızamayınca, hatta küsemeyince kendine; başkaları ile olan ilişkilerinde de düzen tutturamıyor. Ya şımarıklığın, vurdumduymazlığın, bencilliğin, kabalığın geniş ve rahatsız edici yapış yapış iticiliğinde kayboluyor, ya da suskunluğun, sessizliğin, kendine gömülmenin silik gölgesinde yaşlanıp gidiyor. Aşk, diyor kendi kendine, yaşanırken de bittikten sonra da insanın kendi içindeki bir evren’in hikayesi aslında. Leyla da yok yani Mecnun da… İnsan kendinde arıyor, kendinde buluyor, kendince buluyor sonra da yine kendi kaybediyor. 

Reçeteyi kenara bırakıyor. Bu iş zaman meselesi belli. Arkadaşına, sudaki silüetinde yeniden bir Leyla göreceği zamana kadar, sabır gerektiğini fark ediyor. Sabır en acı reçete de olsa biliyor ki; sadece sabır ve zaman o acımasız çarklarıyla kendi içine çekecek arkadaşını, yoğurup dönüştürecek ve ona her şeyi unutturacak. Görüyor ki, insan kendi başına bir aşk boyunca kendi içine doğru yürüdüğü o uzuuuunnn yoldan geriye bir kaç ilaçla, bir kaç yeni hayat formülüyle, saçma sapan motivasyon konuşmalarıyla, kendini keşfetme kandırmacalarıyla, öyle hemen dönemiyor. Pişman olunmalı, sonra pişmanlık ete kemiğe bürünüp karşısına oturmalı insanın… Yoksa, insan o hisle yaşayarak vedalaşmazsa, kalkıp devam edecek isteği bulamıyor.