Hekimlerin mesleki uygulamaları sırasında karşı karşıya kaldıkları malpraktis riskleri ve bu risklere karşı geliştirilebilecek hukuki koruma mekanizmaları, “Koruyucu Hukuk: Hekimi Malpraktis Sorumluluğundan Korumak Ama Nasıl?” başlıklı programda ele alındı.
Türkiye Klinikleri TV’de canlı olarak yayımlanan programın moderatörlüğünü, Özel Koru Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinden Prof. Dr. Aydan Biri üstlendi.
Programa konuşmacı olarak, Ulusal Jinekoloji ve Obstetri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Eray Çalışkan ile Hekimlerle Hukuksal Dayanışma Derneği Kurucu ve Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Av. Cengiz Bayram katıldı.
Programda konuşan Prof. Dr. Aydan Biri, malpraktis süreçlerinin kadın doğum hekimleri üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğunu belirterek, bu durumun hekimleri pratikte “defansif hekimliğe” ittiğini söyledi.
Biri, uygulamaların kaygı yüklü hale geldiğini ve meslekte adeta bir gerileme yaşandığını ifade ederek, “Meslekten çıkanlar, yurt dışına gidenler var.” dedi.
Sürecin sorumluluğunun hekimlere yüklenmesine tepki gösteren Prof. Dr. Biri, “Bunun müsebbibi biz değiliz. Eğer gerçek bir sorumluluk söz konusuysa bunun ayrıca ayrıştırılması gerekir." dedi.
Birçok ülkede benzer risklerin sosyal bir havuz ya da destek mekanizmalarıyla yönetildiğini belirten Prof. Dr. Biri, bu tür bir koruma olmadan sistemin sürdürülemez hâle geldiğini ifade etti. Biri sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu şekilde insanlar işini yapamaz hâle geliyor. Kişiler mağdur edilmez, sorunlu doğan bireyler de mağdur edilmez. Ama bunun faturası münferit çalışan bir hekime kesilmez. Bunun çok iyi anlaşılması ve çok iyi düzenlenmesi ivedilikle gereklidir."
Kadın doğum uzmanlarına yönelik şikâyet oranlarının geldiği noktaya dikkat çeken Prof. Dr. Biri, "Neredeyse herkes şikâyet edilmiş. ‘Herkes’ diyorum, çünkü yüzde 90 neredeyse herkes demektir. Dava açılmasa bile, bu şikâyetle hekimlerin canı sıkılmış, mutsuz olmuş, bu durum mutlaka pratiğine yansımıştır. Savunma yazmıştır, morali bozulmuştur. İnsani bir iş yapıyorsunuz, zor bir iş yapıyorsunuz. Morali bozulmuş, canı sıkılmış, hakkında dava açılmış bir hekimden söz ediyoruz." dedi.
Prof. Dr. Biri, üremenin temelinde yer alan doğum hekimliğinin önemine dikkat çekerek, “Bu mesleği son derece önemsiyorum. Doğum hekimliği koruyucu hekimliktir; nesildir, çocuktur, gelecektir.
Anneyi ve bebeği koruyarak dünyaya getirdiğinizde daha iyi bir nesle adım atarsınız. Bu aynı zamanda kalkınmışlığın ve sağlığın iyi sunulduğunun göstergesidir." dedi. "Mağdur, mutsuz, gergin, korkan ve defansif bir hekimden gerçekten iyi bir sağlık hizmeti çıkar mı?" sorusunu yöneltti.
Prof. Dr. Aydan Biri, doğum pratiğinde karşılaşılan bazı komplikasyonların hekimin öngörebileceği, önleyebileceği konular olmadığına dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
Özellikle serebral palsi vakalarında, çoğu durumun intrapartum değil, antenatal dönemde oluştuğu görülüyor. Bebeğin bireysel özellikleri nedeniyle aynı travaydan geçen bebeklerin farklı cevaplar vermesi, konuyu oldukça karmaşık hâle getiriyor.
Kadın doğum uzmanları, doğum pratiğinde serebral palsiye, gebelik sürecinde down sendromuna sıkışıyor. Bir bebeğin ne down olması ne de hipoksik olması doktorun beceri ve bilgisinin çok ötesinde. Yani bu onun elinde olan bir şey değil.
Bu nedenle, doğum pratiğinde oluşabilecek travmaların doğru şekilde ele alınması ve risklerin azaltılması için yargı süreçleri, tazminat düzenlemeleri ve bilirkişi ortamlarının iyileştirilmesi gerekiyor. Çünkü hepimiz iyi niyetle ve hakkaniyetle önemli bir mesleği icra ediyoruz. Bütün meslekler çok kıymetli ama sağlığın özellikle bu alanının gerçek anlamda iyi bir gözden geçirilme ihtiyacı olduğunu düşünüyorum."
Programda söz alan Prof. Dr. Eray Çalışkan ise hekimlerin bugün iki temel sorunla karşı karşıya olduğunu vurgulayarak, bunların defansif tıp ve tükenmişlik sendromu olduğunu söyledi.
Türkiye’de yapılan çalışmalarda cerrahların yaklaşık yüzde 50’sinde tükenmişlik sendromu görüldüğünü belirten Çalışkan, defansif tıp uygulamalarının da giderek arttığını ifade etti.
Çalışkan, Türkiye’de defansif tıp oranının yüzde 8 ile 14 arasında değiştiğini, görüntüleme yöntemlerinde bu oranın yüzde 14’e kadar çıktığını, sorunlu hastayı kabul etmeme ya da gereksiz konsültasyon isteme oranının ise yüzde 10 civarında olduğunu kaydetti.
Türkiye’de doktor sayısının Avrupa ortalamasının yarısından az olduğuna dikkat çeken Çalışkan, Avrupa’da 100 bin kişiye 414 doktor düşerken Türkiye’de bu sayının 239 olduğunu söyledi. Buna rağmen çalışma saatlerinin daraltıldığını ve hasta başına ayrılan sürenin beş dakikaya kadar indiğini ifade etti.
Kişi başına yıllık poliklinik başvuru sayısının 12,2 ile Türkiye’yi Avrupa’da dördüncü sıraya taşıdığını belirten Çalışkan, bu yoğunluğun doktor-hasta iletişimini zayıflattığını söyledi.
Hastayı dinlemek yerine tetkiklere yönelmenin arttığını ifade eden Çalışkan, bunun sonucunda iletişim bozuklukları, bilgilendirme ve onam sorunları ile hasta memnuniyetsizliğinin ortaya çıktığını dile getirdi. Aşırı hasta yükü nedeniyle sistemin hata vermeye başladığını belirten Çalışkan, çözüm olarak çok sayıda asistan alındığını ancak yetersiz öğretim üyesi ve eğitim süreçleri nedeniyle nitelikli hekim yetiştirmenin zorlaştığını söyledi.
Kendi yaptıkları araştırmalara da değinen Çalışkan, doktorların yüzde 80’inin dar ve orta gelirli ailelerden geldiğini belirtti. “İnsanlara yardım etmek için bu mesleği seçmiş kişiler, bir noktadan sonra ‘sen beni öldürdün’ gibi suçlamalarla, hayatları boyunca kazanamayacakları tazminat talepleriyle karşı karşıya kalıyor” diyen Çalışkan, davaların yalnızca yüzde 10’unun sonuçlandığını, yüzde 90’ının ise hekimleri 10 yıla varan bir belirsizlik içine soktuğunu söyledi.
Kadın hastalıkları ve doğum alanında yaklaşık 6 bin 500 hekim bulunduğunu ifade eden Çalışkan, tespit edebildikleri kadarıyla bu hekimlerin yaklaşık 2 bin 500’ünün aktif dava süreci yaşadığını belirtti.
Davaların yıllarca sürdüğünü, bazı durumlarda itiraz süreci devam ederken tazminat ödemek zorunda kalındığını söyleyen Çalışkan, tek evini satmak zorunda kalan meslektaşları olduğunu aktardı. Bu koşullar altında hekimliğin sürdürülebilir bir meslek olmaktan çıktığını belirten Çalışkan, kadın doğum hekimlerinin mesleği bıraktığını, aile hekimliğine geçtiğini ya da yurt dışına yöneldiğini ifade etti.
Yaptıkları çalışmalarda kadın doğum hekimlerinin yüzde 90’ının hasta haklarına, yüzde 70’inin CİMER’e şikayet edildiğini ve yarısının hakkında dava açıldığını gördüklerini söyleyen Çalışkan, “Bu rakamlar inanılmaz ama gerçek. Ya bütün kadın doğumcular suçlu ya da beklentiler gerçekçi değil” dedi. Çalışma koşulları ve ayrılan sürenin hasta beklentilerinin çok altında kaldığını belirten Çalışkan, kısa vadede bu koşulların değiştirilemeyeceğini, bu nedenle hekimlerin daha fazla tükenmesini engelleyecek önlemler alınması gerektiğini vurguladı.
Bazı ülkelerde doğuma bağlı komplikasyonlarda hekimlerin yargılanmadığını, sosyal devlet mekanizmalarının devreye girdiğini ifade eden Çalışkan, Türkiye’de ise tüm yükün bireysel hekimin üzerine yıkıldığını söyledi. Tıbbın doğası gereği her muayenenin bir hata payı olduğunu belirten Çalışkan, “Bu kadar değişken bir ortamda hekimi sürekli suçlarsanız, sistem patinaj yapar.” dedi.
Bir hesap yaptığını belirten Çalışkan, hipoksi, dekolman, serebral palsi, omuz takılması gibi komplikasyonlar ile uzun yırtıklar ve ciddi kanamaları değerlendirme dışı bıraktığında bile, bir hekimin hakkında hükmedilen tazminatlarla başa baş gelebilmesi için yaklaşık bin doğum yaptırması gerektiğini söyledi. Bu tazminatların karşılanabilmesi için hekimin doğum başına vergiden sonra net 60 bin lira kazanması gerektiğini belirten Çalışkan, “Türkiye’de doğum başına net 60 bin lira kazanan bir hekim yok” dedi.

Programda hem hukuki hem de tıbbi boyutu değerlendiren Pediatri Uzmanı Av. Cengiz Bayram ise Türkiye’de artık insanların çocuklarının hekim olmasını istemediğini söyledi.
“Özellikle hekimler çocuklarını hekim yapmak istemiyor. Mesela ben, eşim de öğretim üyesi. Biz çocuğumuzun hekim olmasını istemedik” diyen Bayram, tıp fakültesine girenlerin de branş seçerken tıbbi malpraktis ve sağlıkta şiddetten uzak bölümlere yöneldiğini ifade etti.
Kendi kişisel deneyimini paylaşan Bayram, Türkiye 20’ncisi olmasına rağmen pediatriye zorla girebildiğini belirterek, geçmişte kadın doğumun hemen altında yer alan pediatrinin bugün çok daha düşük sıralamalarla tercih edildiğini söyledi. Bayram, kendi döneminde en düşük puanlarla girilebilen cildiyenin bugün en yüksek puanla öğrenci alan branşlardan biri haline geldiğini, biyokimya gibi insanla daha az temas edilen bölümlerin de üst sıralara çıktığını dile getirdi.
Bu gidişatın uzun vadede ciddi sonuçlar doğuracağını ifade eden Bayram, özellikle kadın doğum ve çocuk branşlarında hekim sayısının giderek azalacağını söyledi. Kadın doğumda hem tazminat rakamlarının yüksekliği hem de çocuk yaşının küçük olmasından kaynaklanan hesaplamalar nedeniyle hekimlerin bu alanlardan uzaklaştığını belirtti.
Bayram, kamuda ve özel sektörde hekimlerin tabi olduğu hukuk düzeninin farklı olduğuna dikkat çekti.
Bir kamyon şoförünün trafik kazasında kusuru oranında sorumlu tutulduğunu dile getiren Bayram, bir hekimin ise kusuru yüzde 1 bile olsa zararın tamamından sorumlu tutulabildiğini söyledi. Bunun Yargıtay içtihadından kaynaklandığını belirten Bayram, hekim-hasta ilişkisinin vekalet sözleşmesi olarak tanımlandığını ve “en ufak kusurdan bile tam sorumluluk” yüklendiğini ifade etti. Bu yaklaşımın mutlaka değişmesi gerektiğini vurguladı.
Ceza hukuku açısından da kamu ve özel sektör arasında ciddi farklar bulunduğunu belirten Bayram, “Kamuda çalışan hekim, görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılabilirken; özel sektörde çalışan hekim için böyle bir suç tipi olmadığı için çoğu zaman beraat kararı veriliyor. Ceza açısından özel sektör daha avantajlıyken, tazminat boyutunda tablo tersine dönüyor. Tazminatta, idare hukukundan kaynaklanan düzenlemeler nedeniyle bugün rücu edilmiyor; edilse bile hekim kusuru oranında sorumlu tutuluyor.” dedi.
7406 sayılı yasayla kesinleşmiş bir ceza kararı olmadan hekime rücu edilemeyeceğinin düzenlendiğini hatırlatan Bayram, 2024 Şubat ayında yapılan eklemeyle tazminatların mümkün olduğunca sigorta şirketlerind"en karşılanmasının hedeflendiğini söyledi.
Hekimlerle Hukuksal Dayanışma Derneği olarak bir rapor hazırladıklarını belirten Bayram, yılda 1,2 milyar muayene yapılan Türkiye’de her muayeneden çok küçük bir pay alınarak merkezi bir malpraktis havuzu oluşturulmasını önerdiklerini aktardı.
Bayram şu ifadeleri kullandı:
“Davalar ister kamu ister özel olsun, bu kuruma karşı açılmalı. Hekim bu süreçlerin muhatabı olmamalı.”
Bugün 80–100 milyon liralık tazminat talepleriyle karşılaşıldığını belirten Bayram, bunun borçlar hukukunda “hakkın kötüye kullanılması” anlamına geldiğini söyledi.
Sağlıkla ilgili tazminat davalarının tüketici mahkemelerinde görülmesini de eleştiren Bayram, harç ödenmeden büyük davalar açılabildiğini, davayı kaybedenin cüzi bir vekalet ücreti ödediğini, kazananın ise milyonlarca lira alabildiğini ifade etti. Bu dengesizliğin mutlaka giderilmesi gerektiğini belirten Bayram, sağlık alanı için ihtisas mahkemeleri kurulması ve davaların asliye hukuk statüsüne alınması gerektiğini söyledi.