TTB Başkanı Fincancı: 10 yılda 4 bin 891 genç doktorumuz yurt dışına göçtü

TTB Başkanı Fincancı: 10 yılda 4 bin 891 genç doktorumuz yurt dışına göçtü

Zor, zahmetli ve uzun bir eğitim sürecinden geçip tıp fakültelerinden mezun olan genç doktorlar Türkiye’de kalmıyor. Kelimenin tam anlamıyla ‘doktor göçü’ yaşanıyor. Eğitimlerinden itibaren derin hayal kırıklıkları yaşayan genç

Zor, zahmetli ve uzun bir eğitim sürecinden geçip tıp fakültelerinden mezun olan genç doktorlar Türkiye’de kalmıyor. Kelimenin tam anlamıyla ‘doktor göçü’ yaşanıyor. Eğitimlerinden itibaren derin hayal kırıklıkları yaşayan genç doktorlar, kendilerine Türkiye’de bir gelecek göremiyorlar. Şanslarını başta ABD, Britanya, Almanya olmak üzere başka ülkelerde denemek üzere yola çıkıyorlar. Son 10 yılda toplam 4 bin 891 genç doktor Türkiye’den yurt dışına göçtü.

 

2021’in ilk dokuz ayında Türk Tabipleri Birliği (TTB) gidecekleri ülkelere vermek üzere iyi hal belgesi alan doktor sayısı 967 oldu. Yıl sonuna kadar bu rakamın binin çok üzerine çıkacağı belli. TTB Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile gençleri ‘göçmen doktor’ olmaya iten faktörleri konuştuk.

 

 

Yurtdışına yoğun çıkışlar ne zaman başladı?

Son 10 yıl, özellikle 2017’den itibaren belirgin bir artış var. Gidecekleri ülkelerin istediği iyi hal belgelerini meslek örgütü olarak biz veriyoruz. Bu taleplerden takip ediyoruz. 2012’de 59 doktora belge vermişiz. 2017’de ciddi bir talep artışı oldu. 2019’da 1047, 2020’de 931, bu yılın ilk dokuz ayında da 967 doktora iyi hal belgesi verdik. Demek ki son 10 yılda toplam 4891 genç doktorumuz yurt dışına gitti. Çok üzücü ve dramatik. Donanımlı gençlerimiz gidiyor. Gittikleri ülkelerde başarılı da oluyorlar.

 

Ülkenin en zeki çocukları doktor almayı seçiyor. Mesleklerine ilk adım attıkları tıp fakültelerinde neyle karşılaşıyorlar? İlk hayal kırıklıkları burada başlıyor olabilir mi?

 

Tıp fakülteleri özel öğrencilerin geldiği ortamlar. Özellikle de büyük yerleşik tıp fakültelerinin çok yüksek puanlarla öğrenci aldığını biliyoruz. O nedenle bu konuda bir adanmışlıkla çalışan gençlerin tercih ettiği bir alan. Ancak gelmeleriyle birçok hayal kırıklığıyla karşı karşıya kalıyorlar. Pek çok yeni kurulan tıp fakültesi var. Bunlarda oturmuş bir sistem yok. Öğretim üyesi sayısı, uygulama alanları yeterli değil. Eğitimleri öğrencilerini tatmin etmiyor. Büyük yerleşik tıp fakültelerinde öğrenci kontenjanları çok fazla amfilerde ayakta ders dinliyorlar.

 

‘KHK’yla yapılan ihraçlardan tıp fakülteleri de nasibini aldı’

 

Özellikle uygulamalı eğitimde ciddi sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar. 2016 sonrası kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) yapılan ihraçlardan tıp fakülteleri de nasibini aldı. İhraç edilenlerin önemli bir kısmı alanlarında çok yetkin ve iyi eğitimcilerdi. Son yıllardaki kamudan kaçma eğilimi tıp fakültelerinde de var. Öğretim üyeleri istifa etti ya da emekli oldu. Öğretim üyelerinin sayısı azaldı ne yazık. Tüm bunlar eğitimin kalitesini etkiledi.

 

 

Altı yıllık eğitimden sonra doktor oluyorlar ama sistem onlara, “Yetmez” diyor. Bu nasıl bir baskı yaratıyor?

 

Eğitimdeki sıkıntılar, yaşanan sorunlarla beraber Türkiye’de bir model gelişti. Aslında çok önemli olan birinci basamak değersizleşti. Böyle olunca, tıp fakültesi öğrencileri Tıpta Uzmanlık Sınavı’na (TUS) çalışmaya yönlendiler. Uzmanlık eğitimleri almak için büyük bir çaba içine girdiler. Okullarındaki eğitimin içeriğine değil, TUS’a yönelik bir çalışma modeli benimsediler. Tıp fakültesinin son iki yılında TUS dersanelerine gitme, dolayısıyla asıl tıp öğrenimini önemli ölçüde eksik bırakma gibi bir yaklaşım oldu gençlerde. Çünkü bu sistem içinde kendilerini uzman olmaya mecbur hissettiler. Kazanamamayı başarısızlık olarak algıladılar.

 

Tıp eğitiminin eksik kalması alana nasıl yansıyor?

 

Mezuniyetten sonra mecburi hizmete giden genç meslektaşlarımız, özellikle son iküç yılını tamamen TUS çalışmaya adamış olanlar, kaçınılmaz olarak alanda bocalıyorlar. Sahada çalışmaya dönük eğitimleri yeterli düzeyde olmayınca ya da öyle hissedince yetemeyecekleri kaygısı da yaşıyorlar. Oryantasyon (uyum) eğitimimiz de yok. Örneğin yeni mezun doktoru acil biriminde görevlendiriyoruz. Halbuki bir oryantasyon eğitimi olmalı ki oraya uyum sağlasın. Bu sadece acil için değil tüm birimler için geçerli.

 

Atamalar için yapılan güvenlik soruşturmaları da ayrı dert…

 

Bu mecburi hizmet atamalarıyla ilgili çok ciddi bir sorun. Nisanda, “Güvenlik soruşturmasını kaldırdık, arşiv taraması yapıyoruz” dediler. Arşiv taramasının 30 iş günü içinde tamamlanması gerekiyor.

Gençler aylardır, işsiz, maaşsız bekliyor. Nisandan ağustosa kadar 500’ün üzerinde doktor bekliyordu. Öğrencilik dönemlerinde suça karışmış mı diye bakıyorlar. Ama suç diye tanımladıklarının ne olduğu da belirsiz.

Öğrenciyken üyesi oldukları kitap kulübünde, iktidarın beğenmediği bir kitabın tartışılmasının programlarında bulunmasından dolayı suçlu olarak görülebiliyorlar. Tıp öğrencileri kolunda emek verenler de arşiv taramasından geçemeyebiliyor. Çünkü kolun meslek örgütüyle yani bizimle ilişkisi var. Ne kadar sürede atanacakları belirsiz. Bu dönemde maaştan yoksun kalıyorlar. Ailelerinin zaten koşulları belli. Çocuklar bir an önce işe başlamak istiyor. Ama atama gerçekleşmiyor bir türlü. Bu bile kendi başına sıkıntı verici bir durum.

 

‘Kamu hastanelerindeki eğitim sorumluları iktidarla ilişkili’

 

Uzmanlık eğitimi yeterli mi?

Özellikle son dönemde, kamu hastanelerindeki eğitim sorumluları tamamen iktidarla ilişkili. Liyakate dayalı olmayan, sadakatle ilişkili atamalarla doldurulmuş durumda. Yetersiz bilgi birikimi, güven eksikliğine bu da baskıcı bir tutuma yol açıyor. Bunu örtbas etmenin yolu baskıcı bir yönetim uygulamak, sorulara asla izin vermemek. Gençler eğitimden tatmin olmuyor. Tabii bu atamalar nedeniyle aslında bunu hak eden, liyakatiyle orada olması gerekenler kırgınlık duyuyorlar.

 

Doktorluktan vazgeçenler oluyor mu?

Tıp çok özveri isteyen bir alan. Bu alanda kararlı bir şekilde insanlara, insanlığa yararlı olmak için seçmiş öğrencilerimizin sayısı hala daha fazla. Dolasıyla hekimlikten çok kolay vazgeçmiyorlar. Ama en azından daha az baskı görecekleri, daha iyi koşullarda çalışacakları bir ortama ihtiyaç duyuyorlar. Bunu seçmek için de ne yazık ki yurtdışına çıkışlar çok arttı.

 

 

Kaçışta maaşların etkisi var mı?

Kamuda inanılmaz düşük ücretlerle çalıştırılıyor. Genç bir hekimin maaşı ortalama 4-5 bin lira. İstanbul’da mezun olup, hekim olanlar da öğrenci koşullarında yaşamak, ev paylaşmak zorunda kalıyorlar. Aldıkları maaşlarla tek başına evin kirasını karşılayabilme olanağından yoksunlar. Yol parası mı verecek, yemeğini mi yiyecek, eğitim için gerekli yayınları mı alacak? Bin avrodan başlıyor dergilerin abonelikleri.

 

‘Tıp dergisi almaları mümkün değil’

Düzenli takip etmeleri gereken Türkçe kitaplar 3 bin, yabancı dildekiler 5-10 bin liralarda. Tıp dergisi almaları mümkün değil. Bu koşullarda neden çalışsınlar? Yurtdışı en azından insanca yaşayabilecekleri bir ücret alabiliyorlar. Üniversitelerin donanımları, kütüphaneleri çok daha gelişkin, liyakate dayalı bir görevlendirme modeli sürdüğü için insan ilişkileri de daha sağlıklı.

 

Belli ki burada bir gelecek göremiyorlar…

Yazışmalardan görebildiğim kadarıyla genç meslektaşlarım çoğunlukla mezuniyetten kısa bir süre sonra gidiyorlar. Onları da genç uzmanlar izliyor. Alan çok tahrip oldu. Sınavlarda sorular çalındı, satıldı, bir takım yandaşlara dağıtıldı. Hiç hak etmeyenler doçent, profesör oldu. Hele şimdi doçentlik kriterleri tamamen ortadan kalktı. Yayın veriyorsunuz doçent oluyorsunuz. Ortamın düzeleceğine dair bir umutları yok ne yazık ki.

 

Özel sağlık sektöründeki koşullar da cazip değil anlaşılan?

Kamudan uzmanlar, doçentler, profesörler özel sektöre kaçıyorlar. Ama özel sektörde inanılmaz bir sömürü bekliyor. Uzun çalışma saatleri, ciro baskısı var.

 

‘Ne kadar çok ameliyat, o kadar para’

Ne kadar çok hasta, o kadar ameliyat, ne kadar çok tetkik o kadar para. Hoş kamu da özele benzedi, işletmeye dönüştü. Hasta sayısı, tetkike bağlı performans adı altında gerçekçi olmayan, tamamen niceliğe bağlı, niteliği olmayan bir ücretlendirme modeli var. Bu da saçma ve eşitsiz bir ücretlendirme. Gençler bu koşullarda çalışmak istemiyorlar.

 

Sağlık çalışanlarına uygulanan şiddetin etkisi var mı bu kararları almalarında?

Var tabii ki. Şiddetin her türlüsü, sözel, fiziksel, psikolojik, ekonomik… Sadece hasta ve yakınlarından değil, idareden de şiddet var. Mobbing’e maruz kalıyorlar. Liyakatsiz insan, kendine güvenmediğinden bunu beraber çalıştıklarına şiddet olarak yansıtıyor. O kısır döngünün içinden çıkıp kurtulabilmek kolay değil. Şiddet zaman içinde öğrenilmiş çaresizlik duygusu da yaratıyor. ‘Buradan kurtuluş yok’ duygusu, tükenmişlik yaratıyor. Şiddete uğrayan doktor soruşturuluyor.

 

En sık hangi ülkelere gidiyor?

En sık ABD, Britanya, Almanya’ya gidiyorlar. Başka ülkelere de başvurular oluyor anlaşılan. Çünkü konsolosluklardan bize, ülkelerin istediği belgelerle ilgili bilgilendirme yazıları geliyor. Fas’tan bile geldi. Belli ki oraya da başvuran olmuş.

 

Bu ülkeler neden dışarıdan doktor alıyor?

Tıp fakültesi eğitimi zor bir eğitim. Bu ülkelerde gençler o kadar zor, meşakkatli bir eğitime girmek istemiyorlar. Giderek daha az sayıda, öğrenci lise mezuniyeti sonrası tıp fakültelerini seçmeye başladı. O nedenle de pek çok ülkede hekim sayıları az. Hekim bulmakta zorlanıyorlar.

 

Gider gitmez doktor olarak çalışmaya başlayabiliyorlar mı?

Zor bir süreç. Dil sınavlarından yeterlilik sınavlarına pek çok aşamayı geçmeleri gerekiyor. Bazıları buradayken yemiyor, içmiyor koşullarını hazırlayıp, gidiyor. Şanslıysa burs buluyor. Hekimlik yapmaya başlayıncaya kadar, geçimlerini sağlamak, dil kurslarına gidebilmek için garsonluk, kuryelik yapıyor, benzincide çalışanlar var.

 

‘Onların yitirilmesine neden olan politikaları uygulayanlara kızgınım’

 

Genç insanların çaresizlik duygusuyla göçmesi sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?

Çok üzülüyorum. 30 yıllık akademisyen olarak ne kadar ne emek verdiklerini ve zorluk yaşadıklarını yakından biliyorum. Tabii ki hekimlik evrensel. Dolasıyla dünyanın her yerinde çalışılabilir. Sınır Tanımayan Hekimlerle ben de çalıştım, çalışmaya da devam ediyorum. Ama aynı zamanda doğduğum, büyüdüğüm topraklarda sağlık hizmetinin ne kadar büyük bir gereksinim olduğu ve iyi hekimlere ne kadar çok ihtiyacımız olduğu açık. Onları yitiriyor olmak çok üzücü.

 

Kızgın mıyım? Kızgınım ama onlara asla değil. Onların yitirilmesine neden olan politikaları uygulayan politikacılara, “Sağlıkta dönüşüm” deyip, bizi bu kadar kötü bir sağlık sistemine mahkum eden, Türkiye’yi buraya getirenlere kızgınım. 20 yıl boyunca bütün kurumları çökerttikleri gibi sağlığı da çökertmiş durumdalar. İnsanlarda inanılmaz bir umutsuzluk duygusuyla doğdukları, yaşadıkları bu toprakları terk etmeye zorladılar. Üzgünüm evet! Onları yitirdiğimiz için. Ve mücadele ediyorum çünkü üzgün ya kızgın olmak yetmez. Mücadele etmek ve tersine çevirmek gerekiyor.(Mesude Erşan/diken.com.tr)